Ağzımızı Kırarlar

12 Aralık 2010 Pazar

Tekrardan spor salonuna gitmeye başladım. Gördüğüm acayipliklerden narsisist kaslı abi, ekürisi saz arkadaşları, bilimum kaslanma serzenişleri (bas abi bas, ekmeği kesecen günde 4 litre süt içecen kanka!), bisiklet üzerinde kek tarifi veren ev hanımı tipolojilerine blogun bir yerlerinde değinmiştim. Fekat bu yeni tanıştığım insan güruhu bambaşka sayın ve sevgili okur; tae- bo yapan ev hanımları ordusu!

Saat 19:00 da başlayan teo-bo derslerimiz, fitnızımızın sahabı “ters koni” abi tarafından verilmekte. Gerçekliğin sınırlarını zorlamak gibi olacak ama hayal edin 15 tane ev hanımı (bi kısmı taytlı bi kısmı taytsız) önlerinde arnold tipli bir abi gayet senkronize ve düzgün bir şekilde havaya Allah ne verdiyse aparkat olsun, kroşe olsun, high kick olsun savurup duruyorlar. Fonda da sözleri “hold me, kiss me love me baby!...” olan godik bir tekno şarkı çalıyor. Bu sırada Ters koni abi Amerikan savaş filmerinde gördüğümüz götlek çavuş edasıylan : “Tekmeyi daha yukarı at! En sert yumruğun bu mu ha bu mu? Yat yere 50 şınav çek!”. Askerliği sanki Kütahya Hava İndirme’de değil Arkansas’ta yapmışçasına girdiği bu tripler umarım ordusunun kazan kaldırıp kendisini dövmesiyle sonuçlanmaz. Zira hatunlar kelebek gibi uçup arı gibi sokacak kıvama gelmiş hocam...

Çocukluğum

9 Kasım 2010 Salı


Açıkçası özlemle hatırladığım bir çocukluğum olmadı. Hayatımın kafadan ilk 10 ylını “büyüsem de bitse şu saçmalık” psikolojisinde geçirdim. Biraz asosyal ve salak bir minik yavru olduğum için bir türlü yaşıtlarımın oyunlarına entegre olamaz; mal gibi koşuşturan çocuklara bakar; kitap okurdum. Devamlı yanan ampule bakmam da sanırım bu yıllara rastlar.

Geçtiğimiz yıllarda evimizin yıllık “gereksiz evrakları atma günü” kapsamında çocukluğumda yazdığım bir şiir elime geçmişti. Şöyle bir şeydi sanırım: “Benim bir balonum olsun isterim/Ama balonum olsa da uçmaz ki/Bir topum olsun isterim/Ama topum zıplamaz ki…” felan diye giden abuk bir şiir yazmışım. Önce “Vah yavrım.. nası çaresiz hissediyormuş kendini” diye düşündüm, hislendim. Sonra o yavrunum kendim olduğunu fark edip sinirlendim; “ Yediği önünde yemediği ardında eşşolueşşeğin evladının yazdığı şiire bak!” diyip; derhal imha ettim. Hatta hızımı alamayıp eski karnelerimi, teşekkür takdir belgelerimi bide adını hatırlamadığım bir ilkokul arkadaşımın bana yazdığı yılbaşı kartını da hacamat ettim.

Sonra düşündüm çocukken güzel olan şeyler de vardı. Mesela orkitlerin içinden çıkan torbalara su doldurup aşağı atmak, evdeki misketleri balkonda sektirip aşağı atmak, hatta evde ne var ne yok camdan pencereden aşağı savurmak, kendi saçım üzerinde sanatsal kesim denemeleri yapmak, tam fotoğraf çekildiği anda altına işemek ve bu fotoğrafla aile albümünde yer almak…

Şu yazdıklarımı okudum da hakkaten mal bir çocukmuşum lan ben! Bir zaman kondasatörüm olsa geri dönüp şu salağın ağzını yüzünü kırmak ve bir iki şey söylemek istiyorum:

“Yavrucum hayat dışarıda çık gez oyna, tuhaflığın lüzumu yok! Gel 14 yaşına istemediğin kadar tuhaf olacan zaten. Bide bugün dövdüğün bütün oğlanlar seneye ağzını yüzünü kırcak dikkat et..Hadi bakim şimdi bol bol süt iç, ıspanak filan ye ne bileyim ”

Bilmediğin Ot

29 Ekim 2010 Cuma

İnsanın başına ne felaket geliyorsa meraktan geliyor sayın okuyucu. Bilindiği gibi yemeğe ve yedirmeye gönül vermiş bir insanım. Çok uzun zamandır yapmak isteyip de yapamadığım bir aktivite vardı: Suşi yemek. Dün pek muhterem sevgili kişisinin de gazına gelerek aha buraya gittik. Eğer kafanızda “öğğk çiğ balık yenir mi lan! Yosuna sarıyolarmış bi de!” gibi mesnetsiz önyargılar varsa lütfen önyargılarınıza kulak verin! Ben dün yutamadığım yapış yapış haşlanmış pirinç tomarı, midemi kaldıran balık ve yosun kokusunun katlanılmaz cazibesiyle bir milletin acılarına ortak oldum; neden acı çeken liseli Japon kız konseptinin var olduğunu anladım.

Ben önümdeki yemekleri çıbıklarla didiklemeye çalışırken yan masamızda “turist hatundan İstanbul’u gezdirmek suretiyle verim almaya çalışan adam” profilinde 2 dene türko ve elbette sarıkafa bir turist kızcağız vardı. Turist kızımız adeta Tokyo’nun bağrından kopmuş gelmiş gibi öjenik haliden beklenmeyecek bir performansla kibar kibar çıbıhlarıyla yemeğini yerken bizim ayular sanki Aksaray Konya karayolundaki kamyoncu lokantasına girmiş gibi ağzını şapırdata hüpürdete önüne konanları mideye göçürttü. Bir yandan da “are you disko tonight”, “this is the best suşi pleyz in İstanbul” ve en sevdiğimiz “If you don’t feel okay, we can go back home-yani diyor ki kendini ii hissetmiyosan daha fazla yiyip bana hesap ödetme, direk evimize dönüp işimize bakalım” cümlelerini kurarak amaçsızca yazılmanın tüm farzlarını yerine getirdiler.

Neyse bir yandan balık kokusu bir yandan yükselen testesteron seviyesi eşliğinde yemeğimizi tamamlayıp hacimlice olan hesabımızı ödedik. Diyeceğim o ki “denizden babam çıksa yerim hacı” mantalitesinde bir insan değilseniz benden size blogger tavsiyesi: ilişmeyin! Ama tabi bunların hepsi hayat tecrübesi…Ha bide evet eve dönünce peynir ekmek yedim.

Piyes: Benim yiyemediğim suşileri göçürten hassas mideli yarime buradan öpücük yolluyorum. Önünde saygıyla eğiliyorum.

TOMBULUM

20 Ekim 2010 Çarşamba
İflah olmaz bir tombulum ben..bu güne kadar yaşadığım hayatımın muhtemelen %55’i öküz gibi yiyip kilo almakla geri kalan kısmısı da onları vermeye çalışmakla geçti, geçiyor ve hatta geçecek gibi gözüküyor. İçtiğim suyun bile yaramasının yanı sıra waffle üstü, ekmek arası ve serbest stilde yediğim nutlellaların, içtiğim biraların ve dahi yanında göçürttüğüm pattiz kızartmaların yağ oranımdaki payı büyük.

Her neyse herkesin “Ay bu scakta da hij bişi yenmiyo annem” muhabbetleri yaptığı yaz mevsimini 7 kg alarak kapattım..”Oha!” dediğinizi duyar gibiyim ama demeyin lan! Bi de beni uzun zamandır görmeyen arkadaşlarıma sesleniyorum; evimde kocaman bir boy aynası bir de dijital tartı var. Noolur beni görür görmez “Ay Simeaan çok kilo almışsın!” demeyin; asabım bozuluyor artık.

Kilomdaki bu konjonktürel dalgalanmalara alışığım aslında; 3 haftadır da diyetteyim. Bana diyet yapmak değil de ekürisi olan egzersizdi spordu her ne bokumsa onları yapmak konuyor. 1 Sene önce yıllık olarak yazıldığım spor salonu üyeliğinim son 4 ayını içimde yarattığı “tekerlek içinde koşan amaçsız hamster” psikolojisi nedeniyle bıraktım. Evde spor yapmaya karar verdim. Torrent sitelerine fat burn, lose weight, pilates filan yazarak bir sürü video indirdim.
Bu egzersiz videoları bana bambaşka dünyaların kapılarını açtı sayın okuyucu. Çok farklı insan türevleri varmış; şimdi sizleri onlarla tanıştırmak istiyorum:

1.Winsor Pilates - Accelerated Fat Burning:



Bu fidyomuzda 50’lerinin ortasında bir teyze, arkasında dans grubu ve kafası güzel davulcularıyla bize moderen dans, ayrobik, pilates kombosu yaptırıyor. Teyzenin yaşına takılmayın egzesizin yarısını geçtikten sonra “yeter laaaan!” diyeceksiniz. Ha bir de dansçılar ve dahi teyze anlamadığım bir şekilde psikopatça gülümsüyor, adeta çektiğiniz acıdan zevk alıyormuş gibi…ya da bana öyle geldi..bide arkadaki esmer hatun göz kırptı sanki bi an…neyse

2.Fat Burnning Workout For Dummies:



Bu fidyodaki eğitmenimiz Arnold abla. Yine saçmasapan hoplamalı zıplamalı bir egzersiz. Bu hatun da adeta çok keyifli bir şey yapıyormuş gibi devamlı gülümsüyor. Yoksa spor keyifli bişi mi lan? Allah muhafaza!

3.Hip Hop Abs:



Artık iyice rasyonellikten ve sportmenlikten uzaklaşıyoruz. Bu videoda zenci bi eleman var; arkada melez dansçı hatunlar filan.. Hip kop yaparaktan zayıflamaya çalışıyoruz. Zenci abi bize sık sık resimde gördüğünüz gibi karın kaslarını açıp gösteriyür. Bu hareketi yaparsanız böyle kaslarınız olur hasabı. İçimden protein tozu almadan dimi hacı, salonda çalıştıktan sonra aynada kendini kesmeden, her sabah 4 yumurta yarım litre süt tüketmeden…oldu canım diyorum.. Ben de en olimpiyat ruhu dolu hislerimlen bakıyorum, inceliyorum. Yoksa ne bakıcam elin herifine…

Bu egzersizleri yaparken ne maymun pozlara girdiğimi burada anlatıp daha fazla kendimi rezil etmek istemiyorum. Halı üzerinde sürünp kendimce pilates yapmaya çalışırken beni gören abim “Hakkaten garip bi insansın lan sen” dedi ve gitti.

Bir gezi yazısı: Adaya gittik biz

11 Eylül 2010 Cumartesi


Bayram tatili münasebetiyle hem biraz deniz havası almak hem içine girince cebinizdeki paranın sikko kafeler ve saçmasapan barlarda aniden esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolduğu Kadıköy-Cadde -Taksim Şeytan Üçgeni’nden kaçmak için sevdiceklen adaya gidelim dedik. Kendimize her biri bir birinden müstesna Prens Adaları’ndan Heybeli’yi seçtik. Fakat çok orijinal bir tatil planı yapamadığımızı vapur iskelesine varınca anladık zira İstanbul nüfusunun büyük bir kısmı da bizim gibi adalardan herhangi birine kaçmaya çalışıyordu.

Kendimizi zar zor vapurun içine tıktığımızda sanki ada vapurunda değil İtalya’ya giden bir mülteci gemisinde gibiydik. 1 saatlik yolculuğu ayakta geçirmek istemediğimizden ve oturacak yer de olmadığından yere bağdaş kurmak suretiyle mülteci imajımızı pekiştirdik. Üstümüze basan insanlar olsun, kahvesini üzerimize dökenler olsun, yanımıza yarım göt sıkışmaya çalışanlar olsun bu gibi tatlı olaylarla yolculuğumuza devam ettik. Hatta yanımızda oturan çocuklu ablanın sevimli veledinin bize bakıp bakıp “Petrolofisiiiii” diye bağrınmasının üzerine özel güçlerimizi kullanarak bu sevimli kerizi uyuttuk (hayır elbette çocuğa keyif verici bir madde vermedik, aşk olsun biz öyle insanlar mıyız? Hem niye mamülleri ziyan edelim?)

Ağırlık ve dalgalardan sebep 40 derece kadar sola yatmış vapurumuz ada iskelesine yanaşıp diğer yolcularla beraber adeta Normandiya çıkarması yapıyormuşuzcasına karaya ayak bastığımızda mis gibi at boku kokan ada havasını içimize derin derin çektik. Adanın merkantilist esnafından alışverişimizi yapıp son kazığımızı da yedikten sonra at bokları üzerinde sekerekten mesire yerine ulaştık.( Çok heyecanlıyım bu kelimeyi cümle içinde kullandığım için durmadan “mesire, mesire, mesire” demek istiyorum).

Adaya bizimle beraber akın eden kişiler sanırım plajlara yöneldiği için mesire (allahım bi kez daha yazdım, ne kadar mes’udum) yerleri beklediğimizden daha boştu. Gün boyu tıkınarak, içerek ve dağ tepe dolanarak eğlendik.

Yorgun, mutlu ve at boku kokulu bir şekilde yine mülteci gemimize binerek geri döndük. Yolda müzik dinleyip, kek yidik çay içtik. Hayat filan güzel şeyler diye düşündüm; derin düşüncelere daldım; sonra anladım ki derin düşüncelere filan dalmamışım uykum gelmiş sadece. Neyse.

Bi dahakine Büyük Ada’ya mı gitsek lan?

Kısa Kısa

• Vapur iskelesinde “Aşkınızı tazeleyin/aşk bir sudur iç iç kudur” diye su satmaya çalışan esmer vatandaşlar en güzel duygunun insanıdır.
• İkimiz de gün görmemiş birer apartuman çocuğu olduğumuz için bayır aşağı inerken hızımızı alamayıp “Simen ben duramıyorum olum!”, “Yurdun ben de lan!” diyerekten ağaçlara toslar olmak.
• Çift görünce pis pis bakan muhafazakar aile…Ne bakıyosunuz olum?
• Yine tüm çiftleri 50 metreden göz hapsinde tutan bekçi amca..amacın ne?
• Yanan mangalı olduğu gibi çöp konteynırına atan dana söndüremiyosan su dök üstüne toprak at ne bileyim.
• Pikniğe yanında 5 tane çakı getiren sevgiliden tırsarım arkadaş…

Yusuf Sesleri

10 Ağustos 2010 Salı

Senelik izinlerinin bir kısmını kullanan sevgili ailem kendilerini Ege’nin soğuk sularına bandırmak üzere beni evde dımdızlak bırakıp yazlığa gittiler. İlk başta “uu beybi çılgın parti zamanı” filan diye karşıladığım bu durum benim ve dahi arkadaş grubumdan hiç kimsenin yeteri kadar çılgın olmamamız sebebiyle hüsrana uğradı. Ben de kıç kadar evimizde tek başıma çok uzun zamandır kaçtığım bir gerçekle burun buruna geldim. Ben dünyanın en tırsak insanıydım sevgili okuyucu ve evim benim gibi bir tip için tehlikelerle doluydu.

Mesela “ Requiem for a Dream” marka buzdolabımız aniden gaza gelip takır tukur sesler çıkararak sizi yerinizden zıplatabilir ya da çalışmaya başladığında “zöherey” gibi bir ses çıkarıp 3 dakika sonra üzerinize atlayacağı hissi uyandırabilir. Bu durumda şahsen ben olduğum yere çöküp buzdolabının beni öldü sanmasını bekleyerek dua ediyorum.

Haddinden fazla ince olduğunu geçen gün çok acı bir tesadüfle öğrendiğim banyo duvarlarımız ile sıkıcı hayatımda yaşadığım heyecanı 8 e filan katlıyorum. Geçen gün kendi halimde uslu uslu duş alırken, aniden “bitmiş bu yae” diyen bir erkek sesiyle irkildim. Yine buzdolabı tekniğini uygulamaya geçirdim ama sonra duşakabinin içinde çökmüş, dalyaprak halimin çok salak gözüktüğümü fark edip tırsa tırsa dışarı çıktım. Meğersem bizim banyolar bitişikmiş ve komşumuzun tuvalet kağıdı bitmiş, adam karısından tuvalet kağıdı rica ediyormuş. Ha senelerdir oturduğum evde bu detayı fark edememiş olmamı da tırsak olduğum kadar angut bir insan olmama bağladım. Bir de muhtemelen komşu da bizim banyodan gelen sesleri gayet net duyduğu için kendileri için baya üzüldüm.

Gelgelelim evimi benim için korku tüneline çeviren en önemli detay azıcık bir esintide çotank diye çarpan kapılar ve rüzgarın çıkardığı saykaledik “uuuu” sesi. Abartmıyorum bu sesi duyan bir arkadaşım “Abi senin evinden sanırım tırsıyorum” dedi, bi daha da gelmedi zaten.

En sevdiğimi en sona sakladım sabah ezanını Tom Waits- Nick Cave arası bir sesle okuyan yurdum müezzini. Çık hayatımdan yalvarırım, her sabah 5’de zıplayarak uyanıp. “Allahım iyi bir insan olucam bundan sonra, hiç yalan sölemicem zaten sex-drugs-rocknroll bi hayatım yoktu ama daha bi ot formunda yaşayacağım bundan sonra, yani ot derken aman yanlış anlama bildiğin çayır çimen yeter ki şu müezzin gelip beni yemesin. Sübhaneke dinimiz amin” diye yalvarırken buluyorum.

Şimdi bana “bize ne kardeşim senin evindeki korkunçlu olaylardan” demeyin nolur lan, hakkaten çok tırsıyorum. Geceleri kapımı kilitliyorum, uyurken öcü gelirse diye sırtımı duvara yüzümü kapıya verip uyuyorum, çok tırsarsam bu sıcakta pikeyi kafama kadar çekip öyle duruyorum. Fakat bu numaralar pek işe yaramıyor.

Bir de…

Evde yalnız olduğumu buraya yazmamalı mıydım lan acaba? Nese çok tırsarsam silerim..

Bu aralar...

22 Temmuz 2010 Perşembe

• Bağdat caddesi kafelerinde gördüğüm ergen kızların tuvalette yaptıkları konuşmaları, dedikoduları dinler oldum. Bir kolayı 5 TL’ye satmalarını adil göstermek için kafe işletmecilerinin tuvalete yığdıkları parfüm, saç maşası, saç spreyi, asteon gibi mamullere görmemişçesine dadanan bu yavrucakların masalarında kuzu kuzu kendilerini bekleyen sakalı bitmemiş safkan Abercrombie delikanlıları hakkında çevirdikleri muhabbetler ve entrikalara şaşar oldum. Ben mal gibi konuşmalarını dinlerken aniden bana dönüp “Yaae bişi sorcaam..Makyajım nasıa” diyenlere. “Şahane” diyip ortamdan topuklar oldum.

Body Worlds sergisine gidip “Vay aminakii naapmışlar lan cesede? Töbestafurullah” filan oldum. Şaka maka çocuğuyla gelen aileler vardı; çıplak kadavraları filan değil de en çok zürafa taşağını nasıl açıklayacaklar minik yavruya; onu merak eder oldum.

• Dünyanın en saçma sapan ve gereksiz stajını yaparkene internette sörf yapmanın dalağını yarar oldum; hiç lüzumlu değilken nikah şekeri, çim biçme makinesi ve kiralık ev bakar oldum.

• Aşk hayatıma restart vererekten uzun zamandan beri haggaten mutlu oldum. Sevdicekle elele, bu sıcakta deli sikmiş gibi İstanbul’u gezer oldum.

• Evi başıma bırakıp kaçıp giden anam ve abimin yüzünden önce umutsuz ev kadını oldum sonra rahvan gitsin diyerek evi bekâr evine çevirdim; bok içinde yaşar oldum.

• Akşamları can sıkıntısından Küçük sırlar, Evcilik Oyunu filan gibi bilimum denyo TV programını takip eder oldum.

• Tez konusu bulmam gereken şu günlerde saçma sapan işlerle uğraştım, geceleri yatağa girdiğimde vicdan azabından kıvranır oldum.

PiyEs: Evet bu yazıda Masumiyet Müzesi’nin Bazen isimli bölümünden esinlenilmiştir ama o kadar yani…