WHY THE FUCK DO YOU HAVE A KID ?

12 Eylül 2009 Cumartesi


Sanırım 5Posta'da linkini görmüştüm bu sitenin. Türkçe meali "ne skime çocuk sahibi oldunuz" olan sitede bazı insanların asla asla ama asla çocuk sahibi olmaması gerektiğini bir kez daha anlıyoruz.

Genel olarak çocuk sevmem. Sanırım sevebileceğim tek yavru kendi prodüksiyonum olacak. Neyse bu kadar çocuk sevmememe karşın sokakta çocuğunu itip kakan, tek kolundan kaldırıp (nası çıkmaz o kol?) sürükleyen, sanki bir aksesuar gibi yanında gezdiren, çocuğunun anlattıklarını bir saniye için bile durup dinlemeyen tipleri görünce içimdeki ayıyı uyandırıp gadanallah diye üstlerine saldırasım geliyor. Hatta bu ve benzeri tipleri kısırlaştırıp üremelerinin önüne geçmek gibi faşizan fikirlerim var.Sanırım asla politikaya atılmamalıyım.

Ot Bok İşleri

8 Eylül 2009 Salı


Boşluktan kendimi dizi ve film izlemeye verdiğimi daha önce belirtmiştim. 2 hafta içerisinde ananla nası tanıştımın, 1 hafta içinde de Weeds’in yayınlanmış tüm bölümlerini izledim (aferin bana!). Weeds’den bahsedicem şimdi. Sanırım Türkiye’de Digiturk kanallarından birinde yayınlanıyor. Zaten işlenen konular itibariyle ulusal kanalların herhangi birinde yayınlanma ihtimali yok. Konu demişken kısaca özet geçiyim. Kahramanımız Nancy kocası ve 2 oğluylan banliyödeki evinde mutlu mesut bir hayat sürerkene kocası ölür; kendisi de çoluğunu çocuğunu ite köpeğe muhtaç etmemek için saçını süpürge ederekten ot satmaya başlar. Evet ot! Yan karakterler olarak nevrotik ve bağımlı bir komşu, komşunun kıçına raket sokulmasından hoşlanan avukat kocası, bu çiftin 10 yaşında lezbiyen olmaya karar veren kızları ve kafası her daim beton gezen bir muhasebeci görmekteyiz. Eve gelip yerleşen eşek sıpası Andy ismli kayınçosunun da diziye katılımıylan beraber olaylar gelişir. Burada Andy karakterini açmak istiyorum. Neşeli Günler’ de Şener Şen’in oyandığı bir kayınbıradır Ziya Karakteri vardı. Onu düşünün şimdi onu binle filan çarpın heh işte bir tane Andy elde etmiş oldunuz. Ama ne yapsa kızamıyoruz bu şerefsize çok sevimli çünkü. Dizi Amerikan ve savaş karşıtı, eşcinsel haklarını savunan falan mesajlar da veriyormuş gibi yapmıyor da değil hani ama bildiğin kara komedi aslında. Otun aslında ne kadar doğal, pardon organik bir uyuşturucu olduğunu defalarca yineleyen prensip sahibi torbacı Nancy ablamız asla koko ya da eroin satmıyor (no kemikıl). Boka bastığı bi durum olursa sorununu karşısındakine vererek çözüyor(savaşma seviş).
Kısacası özetten anlayabileceğiniz gibi (ikiyüzlü) Türk aile yapısına aykırı ve (hala tv programlarını feyz alarak değer yargılarını geliştiren) gençlerimizin gelişimine de zararlı bir unsur teşkil eden bir dizi. Bizim gibi Tarık Akanlı, Ahu Tuğbalı "cıss uyşturucu" konseptli yapımlarla büyümüş bir nesle 2 numara büyük sanırım.Diziyi izlerken aklıma geldi aslında Ahu Tuğba'nın dekolte vererekten "beyağağğz, noolur bi damlacık beyağz" diye kriz geçirdiği sahneler.
PiEs: Nacy yani Mary Louise Parker tahmin edebileceğiniz gibi bu resimdeki hatun. Kendisi 40 küsur yaşında, kolumu kemirmek istiyorum sayın okuyucu, insan mıyım lan ben!.


Reblog this post [with Zemanta]

Yüksek Lisans İşleri

2 Eylül 2009 Çarşamba

Bugün aldığım bir haberle İstanbul Üniversitesi’nde girmiş olduğum mülakattan babayı almış bulunduğumu öğrendim. Yarın Marmara’ya gidip Organisational Behaviour’a kaydımı yaptırıcam. Şu mülakat maceralarımdan çıkardığım yegane sonuç ülkemizde bilim adamı olsun, akademisyen olsun yetişmesinin saçma sapan bir süreç olduğudur. Mesela dün Yıldız Teknik’te yine işletme bölümü için mülakata gittim (henüz sonuçları açıklanmadı 11 Eylül’de açıklanacak) sabah 10’dan akşam 5’e kadar tam 7 saat boyunca mülakat sıramın gelmesini bekledim. Hava yağmurlu olduğu için yolda baya ıslandım, beklediğimiz fakültede oturacak fazla yerler yoktu uzunca bir süre ayakta kaldım. Zaten bir süre sonra da mülakat filan anlamını yitirdi gözümde, biran önce her şeyin bitmesini; sıcak kuru evimde uzanıp çay içmeyi istedim. Sonra çevreme baktım bu insanların bir kısmı ilerde üst düzey yönetici, akademisyen filan olacak, bazıları resmi görevlere atanacak. Herhangi birisi değil bunlar 4 sene bir üniversite de okumuş daha da üzerine okumak isteyen adamlar; ülkeye kaçak girmeye çalışan mülteciler değil! Sıram geldiğinde bana babamın ne iş yaptığını sordular….neden diplomat olmadığımı sordular. Çok kolay bir şeydir zaten diplomat olmak; gidersiniz dış işleri bakanlığına “ben uluslarrasssı ilişkiler okudum yapın beni bi forın ofisır” dersiniz. Onlar da “Oooo Simen Hanım bizde sizin mezun olmanızı bekliyorduk, hemen yarın Zürih’te maslahatgüzar olarak görevinize başlayabilirsiniz. Kusura bakmayın başkonsolosluk vericektik ama bir yoğunluk var bu aralar ama sizi en kısa sürede New York’a aticaz zaten siz burada az takılın.” derler. “Bu muydu lan?” dedim. İşte güzel memleketimin ilerdeki bilim adam ve kadınları böyle elit eleminasyonlardan geçiriliyor.
Ben giremedim diye bok atıyorum gibi oldu ama doldum artık. 3 okulda mülakata girdim çeşit çeşit adamın karşısına çıktım. Artık kendimi PopStar’a çıkan tipler gibi hissediyorum. Beynim karşımdakini memnun etmeye çalışan orospu bir yazılımla çalışmaya başladı. Acaba ne desem beni beğenirler? Ne desem hoşlarına gider? Benden istedikleri cevap ne? ” Evet sayın jüri üyeleri allah kahretsin ki uluslarassı ilişkiler gibi dandirik bir bölümden mezun oldum. Bu eksiğimi hemen fark edip işletmeye yöneldim. Zaten ezelden beri işletmeci olmak istemişimdir. Ama zannetmeyin ki ben sadece kariyerime bir artı olsun diye yüksek lisans yapmayı istiyorum. Akademik olarak da gelişicem ben hem ordinaryus profesör, hem Koç Holding’e genel müdür olucam. İngilizcem Harlem’de torbacı, Rusçam Kiev’de dilenci olacak seviyede. Bu arada zahmet etmeyin ben eğildim ayakkabılarınızı yalamaya başladım bile.”
Ben sadece yüksek lisans yapmak istemiştim. Bunun için ALES, KPDS gibi sınavlara girdim, gereken süreler içerisinde başvurumu yaptım, gereken başvuru ücretlerini yatırdım. İstenilen zamanda istenilen yerde oldum, mülakatlarda resmi giyindim, şirin ve sıcakkanlı oldum ama bazı şeyleri istemek ya da çok istemek yeterli olmuyor bazen.


Reblog this post [with Zemanta]

Yeme İçme Olayları

28 Ağustos 2009 Cuma

Değişik restoranlarda zıkkımlanmayı seven bir kişiyim ben. Merak ettiğim bir yer varsa yemez içmez para biriktiririm oraya gitmek için. Bugün bir arkadaşım benden birkaç restoran tavsiye etmemi istedi. Aşağıdaki listede yemekten sonra pantolonumun üst düğmesini açmak zorunda kaldığım mekanların adını görebilirsiniz. Tamamen lezzet odaklı bir listedir.Eşiyle gideceği bir yerler aradığı için sadece restoranları yazdım; büfe, seyyar satıcı ve kahvaltı olayına hiç girmedim. Bu sebeple bir liste daha yaparsam adı “pislik ve lezzetin doğru orantılı olduğu yerler” olacak.

-Adana Kazancılar (http://www.adanakazancilar.com) Adanası süper, gerçekten süper!
-Ranchero (http://www.ranchero.com.tr/) Metata yiyin, nachos ları da mükemmel
-Göztepe Et Lokantası (http://www.goztepeetlokantasi.com) Fix menüleri var özel günlerde tercih edebilirsiniz.
-Il Padrino (http://www.ilpadrino.com.tr/restaurant.html) Sarımsaklı ekmekleri güzeldi
-Go Mongo (http://www.gomongo.com.tr) Değişik burası, gidince anlarsınız 
-Hacı Abdullah (http://www.haciabdullah.com.tr) Beğendili kebap ve ayva tatlısı
-El Torito (http://www.eltorito.com.tr/) Combo tabakları güzel, her şeyden tadabilirsiniz hatta iki kişi filan doyar o tabaklarla- tabi ufaltmadılarsa
-Et’n More (http://www.etandmore.com/) haftasonu gitmeyin, gerçekten gitmeyin
-Chilli’s (http://www.chilis.com.tr/) Burger ve steakleri muazzam
-Sait İskender (http://www.saitiskender.com.tr/) İskender ve dondurmalı irmik helvası
-Kanaat (www.kanaatlokantasi.com.tr/) Yapsrak sarma ve ayva tatlısı (evet ayva tatlısı seviyorum ben)
-Çiya (http://www.ciya.com.tr/) Falafeli ve kabak tatlısını deneyin
-Casa di Moda (bunun sitesi yok sanırım)
-Günaydın (http://www.gunaydinet.com/tr/subeler.php?sube=s12) İstinye Park’daki steak house olan,
Hamiş: Burjuva değilim ben, oburum… Böyle böyle dobalak oldum zati….Ayrıca işsizim ve param yok
Hanimiş: Unuttuğum yerler olabilir, ilk aklıma gelenleri yazdım hak geçmesin

Bir Mülakat Macerası Daha

26 Ağustos 2009 Çarşamba


Bugün İstanbul Üniversitesi Mülakat’ındaydım. Mülakat yazılarını benden sonra yüksek lisans için hazırlanacak kişilere faydalı olur diye yazıyorum. Çünkü mülakatlara hazırlanırken birkaç blog ya da site haricinde bilgi alabileceğim pek bir şey bulamadım.
Sabahın kör vakti yollara düştük zira bizim oralardan Beyazıt’a gitmek için 3 vasıta değiştirmek gerekiyor. Neyse İÜ mezunu olmama rağmen mülakatın yapılacağı sınıfı bulmam bir hayli zaman aldı. Bu arada “işletme” bölümüne başvuruyorum (Allahım napıyorum ben ya! Ben ancak telefonda işletme yapabilirim, neyime benim işletme). Mülakatın yapılacağı odanın kapısında arasında amcalar ve teyzeler de olan takım elbiseli bir tomar insan toplaşmış birbirini itiştirerek bir kağıda bakıyorlardı. İçimdeki beyaz kıvırcık tüylü koyunu dinleyerek listeye yöneldim. 50 x 50 ebatlarında 4 adet kağıttan oluşan listelerde yaklaşık 3000 kişi filan vardı. Sonra kafamı kaldırdım listenin başındaki “özel hukuk” yazısını fark ettim. Toplasan bir Pers ordusu edebilecek kadar avukatı arkamda bırakıp bir üst kata seyirttim. İşletme bölümünün kapısının önünde 37 kişilik makul bir listeylen karşılaştım.
Buradan öncelikle mülakata benden önce giren ve “içeride ne sordular” sorumu duymazlıktan gelerek cevapsız bırakan insan profiline sesleniyorum: Kör kuyularda merdivensiz kalın inşallah! Adamlardaki tribi görsen sanki Britney Spears gece klübünden çıkıyor bende sefil bir paparazziyim aşk hayatıyla alakalı saçma sorular soruyorum; o da beni yanıtsız bırakıyor. Tavır aynen bu! Neyse mülakata dönelim içeride” Niye yüksek lisans yapmak istiyorsun” diye sordular. Kendimce cevaplar saçmaladım. Hatta baya saçmaladım. “Başka bölüme başvurdun mu?” diye sordular . Zerrece utanmadan “Hayır” dedim. Teşekkür ettiler. Rica ettim. Sonra çıktım. Bu kadar toplasan belki 5 dakika sürmeyecek bir görüşme için kasmışım. Neyse 28’inde açıklamayı planlıyorlarmış. Hadi bakalım.

Ve sonrası..
Ekürim Gözde insanı ile Kadıköy’e gidiş; yemek yiyiş üstüne kahve içerken “Lan birilerini çağıralım çok güzel oldu böyle” diyip insanları arayış…Herkesin işte ya da işinin olması. Çok yalnız olduğumuzu fark edip eve dönüş…Ühü!

Yok lan çok üzülmedik ama asosyaliz galiba biraz.

Reblog this post [with Zemanta]

Sinema Saati

22 Ağustos 2009 Cumartesi
İşsiz güçsüz bir kişilik olduğumdan sebep dana gibi yatıp bol bol film seyrediyorum. Şunu anladım ki sevgili okur ben sinemadan zerrece anlamıyormuşum. Mesela en son izlediğim birkaç film hakkındaki görüşlerimi sizinle burada paylaşmak istiyorum. Gördüğünüz gibi diyet tavsiyeleri, gezi yazıları ve gündelik haberlerden sonra siz sevgili okurlarıma sinema eleştirisi de yapmaya başladım.

İlk filimimiz Sleuth: Jude Law oynuyor. Bu kadar. Şaka şaka Jude Law bide Michael Caine oynuyor. Sadece iki oyuncusu var ve devamlı konuşuyorlar. Filmin bir yerinde konuşmaları takip etmekten yoruldum Jude bebişimi izledim. Jude konuştu konuştu, Michael emmi konuştu uzun monologlar ve diyalogların sonuna doğru azıcık uyumuşum…Sonra uyandım canım dondurma çekti…Böyle bir filimdi yani.

İkinci filmimiz Into The Wild: Sean Penn’in gerçek bir hayat hikayesinden senaryolaştırdığı bu güzide yapım Imdb’den 8,2 almış. Kahramanımız Chris yeni mezun bir kişidir. Stanford’dan kabulünü aldığı gün eğitim masraflarının tamamı babası tarafından karşılanan ve altına araba çekilen film festivali enteli duyarlılığına sahip Chris kardeşimiz “Lan bana niye araba aldınız, paranızı materyaliniz de istemiyorum. Afrika’da insanlar aj, savaş var” filan diye tripler atıp, annesinin “oğlum yavreem yapma babana karşı gelme” diye yalvarmalarına kendince çok felsefik yanıtlar vererek ortadan kaybolur. Üniversite için ayrılan parayı bağışlar, cebindeki banknotları yakar (yaktı lan caanım dolarları!). Ske sürülecek aklı olmayan kahramanımızın tek amacı Aleaska’ya gitmek, orada doğayla bütünleşmektir. Film boyunca o kadar Aleaska (Bkz:Alaska’nın Amarigan aksanında telaffuzu) ismini duyarız ki artık bir noktadan sonra her duyuşumuzda asabımız bozulur gülmeye başlarız. Film özünde kendi küçücük sorunlarını aşmaya çalışmaktansa kaçıp gitmeyi tercih eden ve yollarda sefil olan modern dallamanın hikayesidir. Şimdi elin Amerikalısı bole bir maceraya atılsa “hippi” olur, “ free spirit” olur; aynı olayı Türk bir adam yapsa gazetelere “genç cinnet geçirdi”, “evden kaçan gencin ailesi yasta” gibi haberler çıkar bir ay sonra da her şey unutulur, filmi filan çekilmez “meczup olmuş çocuk” der geçerdik. Kahramanımız yolculuğu boyunca parasız kalır, aj kalır, dayak yer, sürünür ama bir kere olsun anasını babasını aramaz “ben iyiyim merak etmeyin, takılıyorum” demez. Dağ görür, taş görür şaşırır gerizekalı. Hatta taş gibi bi hatun bulur onunla da sevişmez. Bole kafası kırılası moron bi kişidir Chris. Sinirlendim lan! Öteki filme geçelim.

Bed Time Stories: Adam Sandler filmi bu. Konusunu bile yazmıyorum çünkü ilk 10 dakikadan sonra sonunu tahmin edebildiğiniz mutlu sonlu, Amerikan komedisi. Bir Adam Sandler klasiği olarak yan rollerden birinde Rob Schneider’ı görüyoruz. Gariban gibi figüranlık yapmasın Ron Şınaydır, kendi filmlerini çeksin, kendisi Adam Sanler’dan filan kat kat daha komik. Boş vaktiniz varsa izleyin, komedi filmi işte.


The Existenz: Filmin baş rol oyuncusu “Judge Law” . Kapakta öyle yazıyor. İlk önce baş rol oyuncusunun Jude Law hayranı bir porno yıldızı olduğunu düşündüm ama Jude Law’mış. Film hakkında çok derin bir açıklama yapamayacağım 15. Dakikasından sonra uykum geldi. Birde bağırsağa benzeyen oyun konsolu vardı. Tiskindim aletten lan, kordonu böyle doğum kordonu gibi öyk!



İşte son zamanlarda hayatımın çok değerli birkaç saatini izlemekle geçirdiğim filimler bunlar. Hoşuma gitti yav film eleştirisi yapmak! Yazının başında da belirttiğim gibi ben sinemadan zerrece anlamıyormuşum. Çünkü benim yaptığım yorumlar üzerine forumlardaki diğer eleştirileri okuduğunuzda aslında bu filmlerden bir halt anlamadığımı, izlediğim eserlerin bir çoğunun türünün tek örneği filan olduğunu okuyacaksınız. Sanırım yeteri kadar entel değilim ben, Üç Maymun’da da uyumuştum zaten..Gideyim “50 First Dates”’i tekrar izleyeyeyim. Sıkıcı değil o...

Reblog this post [with Zemanta]

Büyük Lokma Ye....

20 Ağustos 2009 Perşembe

Feysbuk'a foroğraf yükleyenlere tırı vırı ettikten 2 gün sonra feysbukta 2 dene albüm yaptım. Pişman deilim. Sadece eşşeğim ben.Hehehe

Ama güzel bişiymiş lan! Altına yorum filan yazıyo insanlar. Bir an için selebiriti oldum, pazar keyfine çıktım zannediyosun. Belki 15 değil ama 5 dakkalığına şöhret oldum lan :D Şaka şaka olmadım dur bi kaç tane de lise fotosu eklicem, sanırım durduramıyorum kendimi.
Kişisel not: Şişman olanları eklemeyeyim, zayıf ve karizmatik olanları ekleyeyim...evet.