Yemek

11 Nisan 2010 Pazar

Yemek yemeği, yapmayı, yemek yiyen insanları izlemeyi, yemek resimlerine bakmayı, yemek yapan insanları izlemeyi, yemek yapan insanları izlerken yemek yemeği seviyorum…Food porn denen olayın müptelasıyım diyebilirim yani (hayır kıçına patlıcan sokan kadınlardan bahsetmiyorum, site olan hani bak link verdim oraya). Neyse internette amatörce hazırlanan yemek bloglarını da takip ediyorum. Gözlemlediğim birkaç şey var:
-Ortalama bir Türk hanımı sanırım haftada en az 2 defa güne, bir defa da brunch a gitmektedir. Bu insanlar formlarını nasıl korumaktadırlar?
-Yaklaşık 12 bin yıldır filan pişirilen gün yiyecekleri-ki kendileri kısır olsun, dolma olsun, kek olsun candır canandır- hala blogların en orijinal tarifleri arasında bulunmaktadır.
-Bilindik bir yemeğin üzerine kaşar rendelerseniz, yeni bir yemek elde etmiş olursunuz.
-Henüz dünya bunu duymaya hazır değil ama tiramisu bir Türk tatlısıdır!
-Zeytinyağı her boka şifadır. Uysun uymasın her yemeğe konur.
-10 sene evvel Hürriyet’in verdiği mavi arcoroc yemek takımı 10 evden 7 sinde bulunmaktadır.
-Fotoğraf altı sempatikleri Facebook dışında da aktif halde çalışmaktadırlar Ay Hatice çok güzel olmoooşş (resmine bakarak nasıl anladıysa?), Sibel harikasın (??) gibi yorumlar bırakır; hızla kaçarlar.
-Türkiye’nin ekönömisi açısından bakıldığında hemen hemen her mutfakta 10 gr da olsa safran, 1 adet Kitchen Aid (ki kendisi öküz gibi pahalı bir alet) ve çift kapılı gırtlağına kadar dolu, tarz buzdolabı bulunmaktadır. Kısacası zengin milletiz biz galiba ya?
Yine de seviyorum sizi gün kuşları. Hatta peşinize takılıp gün gün gezerekten müptezel olmak istiyorum.
Neyse şimdi buraya az evvel yaptığım beyaz peynirli, domatesli tostun süper artistik resimlerini koyacaktım ama fotoğraf makinesini çıkartmaya üşendim…Şimdi Foodporn’dan resim seçeyim ben iyisimi hem 1-2 saat oyalanmış olurum

Statistical Depression

10 Nisan 2010 Cumartesi

Daha önceden yazdım mı bilmiyorum ama ben matematiksel anlamda hakkaten bir angutum. Simen kuluma bu sene ne ızdırap çektirsem diye düşünen sevgili rabbim başıma bir istatistik dersi sardı ki hayata küstüm. Izdırap 101 kodlu dersimiz yaklaşık 6-7 haftadır filan devam ediyor. Önceden acık da olsa konuya aşina olan ben derste sadece tahtaya yazılan bazı bitakım sembolleri defterime geçiriyor; hocanın yüzüne anlamsız anlamsız bakıyorum. Fakat malesef herif beni iplemiyor; coşarak taşarak dersi anlatıyor arada bize bakıp yüzündeki dungeon master ifadesiyle acımasızca gülümsüyor. Sonra arkasını dönüp bi kaç formül daha yazıyor ve bu ders asla ama asla zamanında bitmiyor. Geçen hafta hepimizi 3 saat filan sınıfa kapattı; 20 küsur yaşında kazık kadar adamlar altımıza işeyecektik. Sanırım fantezilerinde bizi sınıfa kitleyip günlerce istatistik anlatmak filan yatıyor.

Ha bu kadar anlatmaya ben anlıyor muyum? Elbette hayır….Belki tahtaya yazdığı formüllerin neyin formülü olduğunu anlasam tamam ama yok onu da anlamıyorum.
Haftaya sınav yapacakmış…hadi bakalım…
O değil de ki kare ne olm?

Tadillenme…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Şu an size tiner kokusundan sebep kelle olmuş bir şekilde sesleniyorum sevgili okur. Tadilatperver insan anamın teşvikleriyle başlayan tadilleme işleri evimizi bir haftadır afet bölgesine çevirdi. Gözde insanından sığınma hakkı talep ettim; saolsun tadilatın birkaç gününü kendisinin rezidansında geçirdim. Hatta bu sabah ewime dönünce kendisinden devamlı oturma ve çalışma izni talep etmeye karar verdim. Zira adeta Big Bang 15 dakka önce gerçekleşmişçesine evimizi kaplayan toz bulutu görüş alanımı neredeyse sıfıra indirgerken, yerlere serilmiş gazete kağıtları ve “laylon”larla beraber kafamı gözümü yarmam için gerekli ortamı ziyadesiyle sağlıyordu. Fakat asıl heyecanı kıyafetlerimi ararken yaşadım; Camel Trophy tadındaki bu mücadele hurç yığınlarının üzerine tırmanma, koli kaldırma ve didiklenme etaplarından oluşuyordu. Tinere hiç değinmiyorum, artık keyif vermeye başladı çünkü. Gelgelelim hayatımda ilk defa (ve sanırım son defa) Franz Ferdinand dinleyen ve kendi arasında İngilizce konuşan 2 dene usta ile de karşılaştım ki artıkın ölsem de gam yemem sanırm.
Bu yazının ana fikri: tadilat yapmayın olum.. valla bak.. çok fena bişi…
Öle bok içinde yaşayın..
PİYES: Bide evde olduğum süre boyunca döner, lahmacun yemekten de tiksindim lan!

Kıyafetin Tabiyatı

21 Mart 2010 Pazar

Geçtiğimiz haftasonu Hürriyet gazatasında bir röp okudum. Bir hatun tek elbiseyle çeşitli aksesuar ve özellikle de çorapları kombinleyip 6 ay geçirmeyi planlamış. Her gün giyindiklerini filan bu bloga yazıyor. Kombinlerinin bazıları hakikaten çok hoş ama çoğu benim gibi bodur, bıngıl bir fashion victim için fazla iddialı.
Bodurum filan ama blogun özünde tüketim toplumuna bir eleştiri falan getirdiğini düşünecek kadar da iyi niyetli, saf bi insanım. Doğru mu düşündüm lan acaba? Neyse.. Fegat efeem öteyandan fikri hiç orijinal bulmadım.Neden, derseniz. Ben bu muhabbeti tee 2004 senesinde yaptım arkadaş; hem de tek pantolonla tam 1 sene geçirdim. Nası yıkadım nası kuruttum bir ben bir de Allah bilir. Hele elimde hali hazırda bulunan 3 kazak, 2 tişört ve 1 spor ayakkabıylan nasıl yaratıcı kombinler yarattığımı görseniz cebime 50 kağıt sıkıştırır üstüme başıma bişeyler almaya yollar sona da bi yemek ısmarlardınız. Hatta sevgili arkadaşım gözde insanı da 1991’den 2005’e kadar aynı yeşil adidas spor ayakkabıyı giyinmiş, ayakkabı beceriksiz bir ayakkabıcının ihmali sonucu tabanından yırtılmak suretiylen hayata gözlerini yummuştur. Kalıntıları gözdenin evindeki vestiyerde durmaktadır. Bağcıklarının nasır tedavisine iyi geldiği söylenir.

Eğer Curling Bir Sporsa

28 Şubat 2010 Pazar

Efenim bildiğiniz gibi bu günlerde Vancouver’da 2010 kış olimpiyatları yapılmakta; gayet spor sevmez bir kişilik olarak zaping yaparken 2,5 saniye kadar bakıyorum yarışlara. Geçende kanımca dünyanın en amaçsız sporu olan Curling e denk geldim sayın okuyucu, 2 kişi karşılıklı olarak buz üzerindeki bir diski dürtüyolar; yok yok diski değil yeri dürtüyorlar ve diski bir çemberin içine sokmaya çalışıyorlar felan…. Diğer kurallarını tam olarak anlamadım ama genel konsept bu.

Lan eğer Curling bir sporsa başka neler uluslararası platformda spor olarak kabul edilebilir diye düşündüm. Şöyle bir liste çıktı:

-İstanbul’da metrobüse binmek
-Oturduğunuz koltukta kegel egzersizi yapmak
-62’den tavşan yapmak
-Eminönü alt geçidinden Kadıköy vapur iskelesine koşu (engelli yarış ve uzun atlama)
-Sıkışmış kavanoz kapağı açmak
-Perde takmak (takım oyunu olarak)
-İçilen 4 biradan sonra 15 kişi uzunluğundaki tuvalet kuyruğu beklemek
-Bostancı’dan Taksim’e otobüste ayakta gitmek (evet benim arabam yok)
Başka öneriniz varsa beklerim…

Not: Ayrıca eğer varsa Turkiye Curling Federasyonu’na şimdiden saygılarımı sunarım.

Sevgililer gününüz kutlu olsun!........

14 Şubat 2010 Pazar

"Sevin, Sevdirin"

Thesimen 2010

Kültürümün Başkenti

10 Şubat 2010 Çarşamba

Geçtiğimiz günlerde nefret pompalama üstadı Vakit gaztesinin (!) ara gazı vermesiyle Özgen Yula’nın “Yala ama Yutma” isimli oyunu sahneden kaldırıldı (süresiz bir şekilde ertelendi de diyebiliriz) ve oyunun sahne aldığı mekan olan Kumbaracı50 mühürlendi. Haber yayınlandıktan sonra oyuncular aldıkları tehdit mesajları yüzünden emniyete başvurmuş. Bu kadarını zaten diğer haber kaynaklarından da okumuşsunuzdur. Benim asıl dikkatimi çeken nokta belediyenin mühürleme sebebi olarak mekanın ‘yangın ve can güvenliği’ açısından mahsurlarının bulunması olduğunu belirtmesi. Kültür başkenti İstanbul’umun güzide Beyoğlu Beladiyesi Madımak ekolünden gelen üç beş takke takunyalıya karşı sanatçısını koruyamamaktadır, korumak da istememektedir. Tuvalet kağıdından azıcık hallice bir paçavranın haber diye yazdığı saçmalık, çağdaş tiyatronun en mühim yazarlarından birinin eserinden daha kıymetlidir. Bir tane aklı selim insan bu adamlara “bisigtringidin la!” dememiştir. Olsundur zaten pipili, kukulu şeylerden hala bahsedebilen bu insanların katli vaciptir hele ki artiz takımındansa. Böyle şer yuvalarını kapattıkları için önceliklen sevgili belaaadiye amirlerime teşekkür eder akabinde diğer büyüklerimin de ellerinden, kötlerinden yalar ama yutmam.

İlgilenenler için: http://yalaamayutma.com/

PiEs: Bu arada yine aynı tandansta bir haber de RTÜK’ten geldi. Efeem tilivizyonlarımızda yayınlanmakta olan “Aşk-ı Memnu” dizisi ‘'ihaneti onayladığı'' gerekçesiyle uyarı cezası kararı aldı. Buradan RTÜK yetkililerine Halit Ziya Uşaklıgil’in 1900 yılında yazmış olduğu 110 yıldır dimağımızı lekeleyen, defalarca utanmadan filmi, dizisi, müzikali yapılmış bu muzır neşriyatın gerçek yüzünü bize gösterdiği için teşekkürlerimi sunuyorum. Hakkaten valla bravo bu kadar senedir hiç birimizin aklına gelmemişti ihanetin fena bir şey olduğu. Aşk-ı Memnu senaryo ekibine sezon finalinde Bihter’i recm ettirmelerini öneriyorum, ancak böyle yırtabilirsiniz. Ha Behlül’de hacca gitsin, ney filan çalsın.


Reblog this post [with Zemanta]